Etkinlik / Kapak / Konser Kritik / Kritik / Müzik | 0 Yorum

Bosphorus Open Air Metal Fest 2026 Ardından…

Bu yıl beşincisi düzenlenen Bosphorus Open Air Metal Fest, benim gözümde artık İstanbul’un metal takvimindeki sıradan festivallerden biri değil. Beş yıldır devam eden ve her sene yerli sahneyi dünyanın farklı noktalarından gruplarla aynı programda buluşturan bir organizasyondan bahsediyoruz. İstanbul gibi geçmişte çok büyük metal konserlerine ev sahipliği yapmış bir şehir için Bosphorus’un devamlılığını özellikle değerli buluyorum.

Çünkü bir festival düzenlemek başka, onu yıllar içerisinde bir geleneğe dönüştürmek başka bir şey. Belki daha da zoru, o geleneğin etrafında kendi kültürünü inşa edebilmek. Bosphorus’un beşinci yılında benim en çok dikkatimi çeken şey de artık yavaş yavaş bu noktaya yaklaşmasıydı.

Bunu yalnızca sahnedeki gruplar üzerinden de söylemiyorum.

Bu seneyi benim için daha özel kılan detaylardan biri, Avrupa metal sahnesinin önemli kalelerinden gelen misafirlerin de İstanbul’da olmasıydı: Euroblast Festival’den John Giulio Sprich, Prophecy Productions’tan Gunnar Sauermann, Blue Hills Events’ten Boyan Pinter, Inferno Metal Festival ve Beyond the Gates’ten Åsmund Prytz, Brutal Assault’tan Tomáš “Tofi” Fiala…

Bu isimleri burada görmek aslında Bosphorus’un neyi hedeflediğini de güzel anlatıyordu. Çünkü onların temsil ettiği organizasyonlar kendi ülkelerinde yalnızca grupları aynı sahneye çıkaran etkinliklerden ibaret değil; yıllar içerisinde kendi kimliğini ve kültürünü oluşturmuş yapılar. Bosphorus’un da İstanbul’da kurmaya çalıştığı şey biraz bu. Kendi ülkelerinde metal kültürü ve sanat adına böylesine önemli işler yapan insanları burada görmek, dahası onlarla tanışabilmek benim için festivalin en güzel taraflarından biriydi.

Bir diğer önemli nokta ise festival kadrosundaki birçok grubun Türkiye seyircisiyle ilk kez Bosphorus sayesinde buluşmasıydı. Daha da güzeli, bu grupların karşısında şarkılarını bilen, yıllardır onları dinleyen ciddi bir kitlenin olduğunu görmekti. Bazı performanslarda insan ister istemez şunu düşünüyordu: Bu buluşma neden bu kadar geç gerçekleşmiş?

Belki Bosphorus’un Türkiye metal sahnesi açısından üstlendiği en değerli rollerden biri de tam olarak burada ortaya çıkıyor. Burada zaten dinleyicisi olan ama yıllardır ülkemizde sahne bulamamış gruplarla o insanları sonunda aynı yerde buluşturabilmek.

19–20 Eylül tarihlerinde gerçekleşen festivalin adresi bu yıl da Maximum Uniq’ti. Daha önce de söylediğim gibi burası, Life Park’la beraber İstanbul’da hem mekân hem de akustik anlamında en sevdiğim iki konser alanından biri. Dolayısıyla 19 Eylül’de ilk gün için alana girdiğimde mekân tarafında neyle karşılaşacağımı az çok biliyordum.

Asıl merak ettiğim sahnedeydi.

Çünkü önümüzde 3000 AD ile başlayıp gecenin sonunda I Am Morbid’e kadar uzanan dokuz grupluk bir gün vardı.

Festivalin ateşini Yeni Zelandalı 3000 AD yaktı. Kendilerini Bosphorus sahnesinde ilk kez dinliyordum ve açıkçası daha günün ilk grubunda bu kadar yüksek bir enerjiyle karşılaşacağımı hiç düşünmüyordum.

Ama sahneye çıktıkları andan itibaren kafamdaki o düşünceyi çok hızlı dağıttılar. Festival henüz yeni başlıyordu, önümüzde saatler ve sekiz grup daha vardı ama 3000 AD’nin pek ısınma turu atmaya niyeti yoktu. Daha ilk dakikalardan festivalin ateşini yakıp günün geri kalanına dair çıtayı yukarı çektiler.

Bende bıraktıkları his ise çok netti:

“Kaos geliyor. Biz sadece haber veriyoruz.”

Bir festivalin açılışından isteyebileceğim şey de aşağı yukarı buydu. Daha ne olduğunu anlamadan kendimi günün içine girmiş buldum.

3000 AD’nin bıraktığı enerjinin ardından sahneyi Khepra devraldı. Türkiye müzik piyasasında en sevdiğim gruplardan biri olmalarına rağmen onları yıllar sonra yeniden canlı dinleyebilmek benim için gerçekten paha biçilemezdi. Çünkü Khepra, Türkiye’de istediğiniz zaman gidip izleyebileceğiniz gruplardan biri değil. Konser takvimlerinin ağırlıklı olarak yurt dışına dönük olması nedeniyle onları burada yakalamak gerçekten biraz şans istiyor.

O yüzden sahnede yeniden karşılarında olmak benim adıma günün daha başından özel anlarından biriydi. Hele sıra “Consumed by Fire”a geldiğinde… Sahnedeki ışık ve pyro şovlarıyla seyircinin açtığı circle pit birleşince, uzun zamandır neden Khepra’yı tekrar canlı dinlemek istediğimi de hatırlamış oldum.

Ve gelelim benim için festivalin en önemli iki grubuna: Cutterred Flesh ve Fleshless.

Çekya’dan gelen iki brutal death metal grubunu arka arkaya izlemek, günün benim adıma en özel kısmıydı. İkisinde de uzun zamandır canlı performanslarda özlediğim bir şey vardı: old-school metal ruhu.

Death metalin doğasında bulunan o cilasız, fazla hesaplanmamış hissi; yılların getirdiği profesyonellikle bir arada görmek inanılmazdı. Buradaki “amatör ruh” yanlış anlaşılmasın. Bahsettiğim şey kötü çalmak ya da özensizlik değil. Tam tersine, her şeyin fazlasıyla profesyonelleştiği bir dönemde müziğin hâlâ garajdan yeni çıkmış gibi tehlikeli ve kirli hissettirebilmesi.

Beni asıl şaşırtan ise seyirciydi. Açıkçası alana gelen insanların şarkılara bu kadar hâkim olacağını, bu kadar güçlü eşlik edeceğini hiç tahmin etmiyordum. Bir noktadan sonra sahneyle seyirci arasındaki o klasik konser mesafesi tamamen ortadan kalktı. Sanki Maximum Uniq’te büyük bir festivalin ortasında değil de yıllar önce küçük ve karanlık bir kulüpte death metal konserine denk gelmişiz gibiydi.

Belki de benim için bu iki performansı bu kadar değerli yapan tam olarak buydu. Cutterred Flesh ve Fleshless bana death metalin nereden geldiğini anlatmaya çalışmadılar.

Bir süreliğine oraya geri götürdüler.

Ardından Eleine ile günün müzikal rengi bir anda değişti. Burada biraz kişisel olmam gerekiyor; Eleine o gün beni çok içine çekemedi.

Ama bunun nedenini düşündüğümde hâlâ kesin bir cevabım yok.

Belki mesele Eleine değildi. Belki hemen öncesinde Cutterred Flesh ve Fleshless ile yaşadığım o yoğunluktan sonra bambaşka bir müzikal dünyaya geçmeye hazır değildim. Hatta günün daha erken bir saatinde karşıma çıksalardı aynı şeyi hisseder miydim, bundan da emin değilim.

Bazen bir grupla aranızdaki mesele performansın iyi ya da kötü olmasından çok daha basit oluyor. O bağ ya kuruluyor ya da kurulmuyor.

Eleine ile benim aramda o gün kurulmadı.

Kampfar ise bunun neredeyse tam tersini yaşattı.

Pagan black metal bugüne kadar çok ısınabildiğim bir tür olmadı. Festivale gelirken Kampfar konusunda da bu yüzden belli bir mesafem vardı. Fakat bazen bir grubu kulaklıkla dinlemekle karşınızda izlemek arasında ciddi bir fark oluşuyor. Kampfar benim için tam olarak bunu yaptı.

Değindikleri temalar, sahnedeki auraları ve müziğin canlı performansta kazandığı atmosfer, kafamdaki önyargıyı yavaş yavaş kırdı. Başlangıçta yalnızca izleyeceğim gruplardan biri olduğunu düşünürken, bir noktada kendimi gerçekten sahneye çekilmiş hâlde buldum.

Belki iyi bir festival programını benim için değerli yapan şeylerden biri de tam olarak bu. Programı yalnızca zaten sevdiğim isimlerle doldurmak yerine beni normal şartlarda kendi isteğimle açmayacağım kapıların önüne de bırakması.

O kapıdan girip girmemek bana kalıyor.

Kampfar’da girdim.

Konser bittiğinde pagan black metali sevdiğimi söyleyecek noktada değildim belki. Ama artık ona aynı önyargıyla bakmadığım kesindi. Bazen bir festivalden yanınıza yeni bir favori grup alırsınız, bazen de sadece yıllardır kapalı tuttuğunuz bir kapıyı biraz aralarsınız. İkincisi de en az ilki kadar değerli.

Exumer tarafında ise işin içinde biraz da kısmet vardı.

Festival kadrosunda yer alan Rage, Peavy Wagner’ın yaşadığı sağlık sorunları nedeniyle İstanbul performansını gerçekleştiremeyince oluşan boşluğu Exumer doldurdu. Normal şartlarda can sıkıcı olabilecek bir program değişikliği, böylece benim için günün en eğlenceli performanslarından birine dönüştü.

Üstelik işin başka bir tarafı daha vardı.

Vokalde Mem V. Stein gibi Türk kökenli bir isim vardı ve bu konserle birlikte ilk kez köklerinin ait olduğu topraklarda müziğini seyirciyle buluşturuyordu. Bazen programdaki bir değişiklik yalnızca “yerine gelen grup” olarak kalıyor. Burada biraz daha fazlası oldu.

Mem de bunu sahnede küçük bir selamla geçiştirmedi. Konser boyunca Türkçe konuşması, arada bize sataşması ve seyirciyle sürekli iletişim hâlinde olması performansın en eğlenceli taraflarından birine dönüştü.

Exumer da Bosphorus sayesinde Türkiye’de ilk kez sahne alıyordu ama sahnedeki enerjiye bakınca ortada ilk buluşmanın getirebileceği herhangi bir mesafe yoktu. Grup ne kadar verdiyse karşısındaki kalabalık da o kadar karşılık verdi. Özellikle Mem’in Türkçe çıkışlarıyla birlikte sahne ve seyirci arasındaki sınır zaman zaman tamamen kayboldu.

Yıllardır dünyanın farklı noktalarında yaptığı müziği ilk kez köklerinin ait olduğu topraklarda çalarken karşısında böyle bir seyirci bulması da hikâyeyi benim için biraz daha özel yaptı.

İlk kez gelmişlerdi ama sahnedeki hava hiç de ilk buluşma gibi değildi.

Moonspell’e geldiğimizde ise benim için işin biraz daha kişisel bir tarafı vardı. Festivalden bir gün önce düzenlenen konferansta Fernando Ribeiro ve Pedro Paixão ile tanışıp sohbet etme fırsatı bulmuştum. Ertesi gün aynı isimleri bu kez Moonspell ile sahnede izlemek, doğal olarak performansa başka bir gözle bakmama neden oldu.

Sound tarafında aşağı yukarı ne bekliyorsam onu aldım. Moonspell’in o karanlık ve kendine has atmosferi canlıda da karşılığını buluyordu. Fakat benim için asıl kırılma “Alma Mater” ile geldi.

O noktaya kadar gayet sakin şekilde konseri takip ederken şarkı başladığı anda bende işler biraz değişti.

Açık söylemek gerekirse, Alma Mater’da bayağı bir uçuşa geçtim.

Bir gün önce Fernando ve Pedro’yla sohbet etmiş olmanın da bunda payı vardır belki. Ama konferansta başlayan o küçük kişisel temasın ertesi gün sahnede karşılığını görmek, Moonspell’i benim için programdaki bir sonraki gruptan fazlasına dönüştürdü.

Gecenin kapanışı ise I Am Morbid’e aitti.

Burada biraz dürüst olmam gerekiyor; I Am Morbid, diskografisine fazlasıyla hâkim olduğum ya da uzun zamandır yakından takip ettiğim bir grup değil. Dolayısıyla sırf bir şeyler söylemiş olmak için performansları üzerine büyük cümleler kurmam doğru olmaz.

Benim açımdan onlar dokuz grupla geçen uzun bir günün son perdesiydi. Ben de bilmediğim bir şeyi biliyormuş gibi anlatmaya çalışmak yerine sahnenin karşısına geçip gecenin kapanışını izlemeyi tercih ettim.

Çünkü o noktada eve götüreceğim şey zaten tek bir grubun performansından çok daha fazlası olmuştu.

3000 AD ile başlayan o kaostan yıllar sonra yeniden izleyebildiğim Khepra’ya; Cutterred Flesh ve Fleshless’ın bana özlediğim old-school death metal ruhunu hatırlatmasından, Kampfar’ın yıllardır mesafeli durduğum bir türe karşı önyargımı kırmasına kadar gün boyunca sürekli başka bir yere savruldum. Eleine ile o bağı kuramadım. Exumer’da eğlendim. Moonspell’de ise Alma Mater ile ipin ucunu biraz kaçırdım.

Belki Bosphorus’un beşinci yılında geldiği noktayı benim için en iyi anlatan şey de buydu.

Bir festivale yalnızca zaten sevdiğim grupları görmek için gidip dönmedim. Bazılarını yıllar sonra yeniden gördüm, bazılarıyla ilk kez karşılaştım, bazılarına karşı fikrim değişti. Türkiye’ye ilk kez gelen grupların karşısında yıllardır onları bekleyen insanları gördüm. Bir gün önce konferansta Avrupa’nın farklı noktalarında bu kültürü yaşatan insanlarla aynı ortamı paylaşırken, ertesi gün Maximum Uniq’in önünde aynı kültürün başka bir tarafını yaşadım.

Yazının başında bir festival düzenlemekle bir kültür inşa etmek arasında fark olduğunu söylemiştim.

Sanırım iki günün daha ilkinde ne demek istediğimin cevabını fazlasıyla aldım.

Beş yılın sonunda Bosphorus artık İstanbul’a yalnızca metal grupları getirmiyor. Yavaş yavaş kendi metal kültürünü de inşa ediyor.

Ve benim için ilk günün bıraktığı asıl şey buydu.

Enes Taştan

Bosphorus Open Air Metal Fest 2026: Yıllardır Beklediğimiz Buluşma

Şehir dışında olduğum için Bosphorus Open Air Metal Fest’in ilk gününe katılamadım. 1. gün KPK Mag adına Enes alandaydı. Benim festival mesaim ise ikinci gün, sabah Bursa Rock City Kültür Derneği ile birlikte Bursa’dan İstanbul’a doğru yola çıkmamızla başladı. Keyifli bir yolculuğun ardından festival alanına ulaştık; önümüzde uzun, bol müzikli ve bazı gruplar için yıllardır beklediğimiz bir gün vardı.

Önce mekânla ilgili bir parantez açayım: Festivalin alışveriş ve yeme içme olanaklarına bu kadar yakın bir alanda yapılması ciddi avantaj. Market, yemek ve temiz tuvalet gibi ihtiyaçlara kolayca ulaşabilmek, bütün günü konser izleyerek geçireceğiniz bir etkinlikte büyük rahatlık. Tabii market ve yeme/içme alanı festivale girmeden kullanılıyor, girdikten sonra dışarı çıkılmıyordu. Festival deneyimini yalnızca sahnede olup bitenler belirlemiyor; gün boyunca sizi yormayan bu ayrıntılar da en azından benim için önemli.

Alana girdiğimizde Yaşru henüz sahneye çıkmamıştı. Çok geçmeden günün ilk konseri başladı. Son yıllarda kendine özgü tarzıyla yerli sahnede giderek daha fazla öne çıkan Yaşru, bu yıl festivalde yer alan üç yerli gruptan biriydi.

Konseri sahne önünden, sahne arkasından ve alanın gerisinden, kısacası farklı noktalardan izleme fırsatı buldum. Nereden bakarsam bakayım karşımdaki tablo aynıydı: İşini son derece iyi yapan, sağlam ve hatasız bir grup. Tek keşkem, biraz daha uzun çalmalarıydı. Dakika tutmadım; belki de dinlemeye doyamadığımdan, setleri diğer gruplara kıyasla kısa geldi. Günün açılışını yapmalarına rağmen Yaşru için erkenden gelen hatırı sayılır bir kitle vardı. Konser bittiğinde sahne önünün bir miktar boşalması da bu ilginin göstergesiydi.

Yaşru’nun ardından sahne, Çekyalı death metal grubu Nahum’undu. İlk defa izledik tabii, hatta ben ilk defa duydum isimlerini, arattığımda bizimle ilgili de ilginç bir bilgi edindim -ne gerek varsa-. Osmanlı İmparatorluğu’nun son hahambaşısı Nahum Efendi’ymiş. Tabi bunun grupla bir alakası yok. Böyle de bir bilgi 🙂 Açıkçası festival öncesinde adını dahi bilmediğim bir gruptu; dolayısıyla herhangi bir beklentiyle izlemedim. Böyle karşılaşmalar festivallerin güzel taraflarından biri. Yıllardır dinlediğiniz gruplar için geliyorsunuz, arada daha önce yolunuzun kesişmediği isimlerle tanışıyorsunuz. Nahum da benim için günün bu anlamdaki keşiflerinden oldu. Sağlam çaldılar; özellikle gitaristlerin performansı dikkatimi çekti.

Macar thrash metal grubu Atrox Trauma sahneye çıktığında alan yavaş yavaş dolmaya başlamıştı. Onları da ilk kez canlı izliyordum. Vokalistin sahnedeki tavrı ve enerjisi kendini izlettiriyordu. Nedense izlerken aklıma Heavy Trip filminin başkarakteri Turo geldi. Fotoğraf çekmek için hemen önünde dururken, filmi bilenlerin anlayacağı o düşünce de ister istemez kafamdan geçti: “Umarım sonumuz filmdeki gibi olmaz!”

Şaka bir yana, Atrox Trauma hem sound hem de performans açısından gayet iyi bir konser verdi. Günün ilk pit hareketlenmeleri de onların setiyle birlikte başladı.

Ardından festivalin üçüncü yerli grubu, aynı zamanda ev sahibi diyebileceğimiz Moribund Oblivion sahneye çıktı. Vokalist Bahadır Uludağlar’ın festivalin organizatörlerinden biri olması, bu konseri grup açısından da farklı bir yere koyuyordu.

Yakın zamanda yaşanan kadro değişikliği nedeniyle sahnede kimleri göreceğimizi merak ediyorduk. Davulun başına Black Tooth’tan tanıdığımız Utku Arslan geçti. İkinci gitarda ise Khepra’dan Dou Kalender vardı. Öğrendiğim kadarıyla Kalender, bu konsere özel olarak kadroya katılmıştı.

Uzun zamandır yurt dışında konserler veren Moribund Oblivion’ı bu kez evinde, kendi seyircisinin karşısında izledik. Yeni albümden de parça çaldıkları konser, alışık olduğumuz grubun farklı bir sahne kadrosuyla karşımıza çıkması bakımından ayrıca ilgi çekiciydi.

Terrorizer ile birlikte günün şiddeti belirgin biçimde arttı. “Ortalık alev aldı” desem abartmış olmam; alanın ortası bir anda hareketlendi, pit iyice büyüdü. Grubun performansı da bu karşılığın hakkını fazlasıyla veriyordu.

David Vincent’ın neredeyse mimiksiz, sakin tavrıyla çalması ile seyircinin önündeki hareketlilik arasında ilginç bir tezat vardı. Antony Hämäläinen ise rastalı saçları ve sahnedeki görüntüsüyle hemen dikkat çekiyordu. Gitarist Richie Brown, ilk birkaç şarkıda seyirciye arkasını dönerek çalınca bir ara “Bütün konser böyle mi geçecek?” diye düşündüm. Neyse ki çok geçmeden yüzünü bize döndü.

Vincent ve Brown, bir önceki gece I Am Morbid ile de sahnedeydi. I Am Morbid cephesinden festival sonrasında yapılan sosyal medya paylaşımları ayrı bir tartışma konusu oldu. Ancak ilk gün alanda olmadığım için izlemediğim bir konseri değerlendirmeyeceğim. Kendi izlediğim Terrorizer performansı için söyleyebileceğim şey net: Günün en güçlü konserlerinden biriydi.

Tankard ise gecenin neşesi, eğlencesi ve bitmek bilmeyen enerjisiydi. Ben 1983 doğumluyum; adamlar grubu benim doğumumdan bir yıl önce kurmuş. Buna rağmen ne Gerre ne de Frank Thorwarth bir dakika yerinde durdu. Bir noktadan sonra kendimi konser izlemek kadar, “Bu enerji nereden geliyor?” diye düşünürken buldum.

Gerre bir ara hızını alamayıp ses mühendislerinden Engin’i de dansa kaldırdı. Sahne ile seyirci arasındaki mesafeyi bu kadar rahat ortadan kaldırabilmek ayrı bir beceri. Tankard’ın eğlencesi de tam burada: Onları izlerken grubun kendisinin de en az seyirci kadar iyi vakit geçirdiğini hissediyorsunuz.

Futbol tutkunu Gerre’nin daha önce maç izlemek için İstanbul’a gelmiş olması da gecenin hoş ayrıntılarındandı. Seyirciyi “Merhaba İstanbul” diye selamlaması ayrıca güzeldi. Tankard sahnedeyken pit neredeyse hiç durmadı. Konser boyunca hem grup hem de seyirci bütün enerjisini ortaya koydu.

Tankard’ın ardından, Satyricon öncesinde yapılması beklenen 2027 duyurusu erkene alındı. Bahadır Uludağlar, geçtiğimiz yıl olduğu gibi sahneye çıkarak gelecek yıl festivalde izleyeceğimiz ilk üç grubu açıkladı: Almanya’dan Kanonenfieber, Norveç’ten Vreid ve Hollanda’dan Textures. Bu isimlerin arasında headliner bulunmadığını da özellikle belirtti.

Ben özellikle Textures’e sevindim. Modern metal gruplarına da programda yer açılması, festivalin müzikal çeşitliliği açısından çok değerli. Henüz bu yılın konserleri bitmeden gelecek yıl için heyecanlanmaya başlamıştık bile.

Sonra sıra, benim için günün en özel iki grubundan ilkine geldi: Kataklysm.

Kataklysm’i ilk dinleyişimin üzerinden yirmi yıldan fazla geçmiş. O zamanlar “Bir gün gelseler de izlesek” dediğimiz gruplardan biriydi. Sahneye çıkmalarını beklerken aklımdan geçen ilk şey de buydu: Bunca zaman nasıl geçti, biz bu buluşma için neden bu kadar bekledik?

Yıllar geçmiş ama grup hâlâ taş gibi çalıyor. Konser başlamadan fotoğraf çekmek için sahne önüne girdim. İyi ki kulak koruyucularımı takmışım; ilk darbeyle birlikte sesin basıncını resmen kafamın içinde hissettim. Kataklysm’in davullarını albümden dinlemek başka, birkaç metre önünde durmak bambaşka bir deneyimmiş. İnsan ister istemez “Bu davula can mı dayanır?” diyor.

Maurizio’nun da seyirciden aldığı karşılıktan oldukça memnun olduğu anlaşılıyordu. Benim açımdan ise yıllardır dinlediğim bir grubu sonunda karşımda görmenin heyecanı, konserin sertliğiyle birleşti. Aradan bir hafta geçti, hâlâ etkisindeyim. Festivalde en çok izlemek istediğim iki gruptan biriydi Kataklysm; yıllarca bekledik, rüya gibi geldi geçti.

Ve sonunda Satyricon.

Gecenin ve benim için festivalin en çok beklenen anlarından biriydi. İlk şarkılarda fotoğraf çektiğim için konsere tamamen odaklanamadım; bir yandan kadrajı takip ederken bir yandan sahnede olup biteni yakalamaya çalışıyordum. O bölümde bulunduğum noktada ses açısından da beni rahatsız eden bir durum olmadı. “Now, Diabolical”ın ardından alanın en arkasına geçip konseri izlemeye başladığımda ise sahnenin bütün etkisi ortaya çıktı.

Gerçekten başka bir seviye.

Satyr’in sahne hâkimiyetine hayran kaldım. Adam bazen şarkı söylemekten çok, bütün alana talimat veriyor gibi. Bir bakışıyla, küçük bir hareketiyle seyircinin dikkatini üzerinde tutabiliyor. Bunu izlemek, yıllardır dinlediğim şarkıları canlı duymak kadar etkileyiciydi.

Frost’u sahne önünden rahat görmek mümkün değildi. Sahne arkasına çıktığımda ise davul başındaki performansını daha yakından izleme fırsatı buldum. Çalarken başka bir boyuta geçiyor sanki. Kataklysm’in ardından bir kez daha kendimi davula bakarken buldum; bu kez Frost’un başında olduğu o düzeneğe ve oradan çıkan sese.

O sırada I Am Morbid üyeleri de sahne arkasına gelmişti. Sonradan bazı gerginlikler yaşandığını duydum ancak olayın kendisine tanık olmadım. Bu nedenle ayrıntıları hakkında yorum yapmayacağım.

Satyricon’un performansına dönersek, benim açımdan kusur bulmak gerçekten güçtü. Albüm kaydındaki sıkılığı sahnede korurken, canlı izlemenin farkını da sonuna kadar hissettirdiler. Konser boyunca hem çaldıkları müziğe hem de onu sunuş biçimlerine hayran kaldım. Finalde seyirciyi selamlarken Frost’un sahneyi adeta yerinden sökmeye çalışması da gecenin son eğlenceli görüntüsü olarak aklımda kaldı. Neyse ki sahne yerinde kaldı!

Bosphorus Open Air Metal Fest 2026’nın benim katılabildiğim ikinci günü; yeni tanıştığım gruplar, yerli sahnenin güçlü performansları ve yıllardır beklediğim konserlerle dolu geçti. Yaşru’yu biraz daha uzun dinlemek isterdim. Kataklysm ve Satyricon içinse o kadar bekledikten sonra zamanın bu kadar hızlı geçmesine hâlâ itirazım var.

Bu koşullarda ve bu devirde böylesi bir festivali hayata geçirmek başlı başına ciddi bir emek. Seyirci olarak dileğimiz, bu emeğin karşılığını bulması ve festivalin her yıl daha da güçlenerek devam etmesi.

Gelecek sene görüşmek üzere 🤘

Güven Ceylan


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir