
Kelly Osbourne, The Sun’a verdiği son röportajda oğlunun kendisi gibi büyümesini istemediğini söyledi.
İlk bakışta bu cümle biraz sert gelebilir. Çünkü söz konusu kişi Ozzy Osbourne’un kızı. Çocukluğu turnelerle, müzik dünyasının tam ortasında, sahne arkalarında ve daha sonra milyonların izlediği “The Osbournes” kameralarının önünde geçti.
Ama Kelly’nin anlattığı şey kendi geçmişini reddetmek değil.
Tam tersine, o geçmişe ilk kez bir anne gözüyle bakmak.
Röportajda, oğlu Sidney küçükken Sid Wilson’ın Slipknot turnelerinde onlarla birlikte yollarda olduğunu ve başlangıçta bundan memnun olduğunu söylüyor. Hatta oğlunun kendisi gibi büyümesini güzel bulduğunu anlatıyor. Sonra fikri değişmiş.
Bir noktada bunun Sidney için sağlıklı olmadığını, onu fazla şeye maruz bıraktığını düşündüğünü ve eve dönmesi gerektiğine karar verdiğini söylüyor.
Bence hikâyenin asıl önemli tarafı burada başlıyor.
İnsan çocukken yaşadığı hayatı çoğu zaman sorgulamıyor. Çünkü başka bir referansı yok. Sürekli şehir değiştirmek, turne otobüslerinde büyümek, sahne arkasında olmak, yetişkinlerin dünyasının içinde çocuk olmak… Bütün bunlar size çocukken normal gelebilir.
Ta ki aynı hayatı kendi çocuğunuza yaşatmaya başlayana kadar.
Kelly’nin yaptığı şey biraz da bu normal algısını yeniden düşünmek.
Çocukken macera gibi görünen şey, ebeveyn olduğunuzda düzensizlik gibi görünebiliyor. Dünyayı dolaşmak eşsiz bir deneyim olabilir ama bir çocuğun her sabah aynı yerde uyanması, aynı okula gitmesi, arkadaşlıklarını sürdürebilmesi ve kendine ait bir rutine sahip olması da başka türden bir ayrıcalık.
Kelly sonunda ikinciyi seçmiş. Oğluyla birlikte İngiltere’ye dönmüş ve Sidney’yi kendisinin de çocukken gittiği Buckinghamshire’daki okula göndermiş. Üstelik yıllar önce aynı okulda tanıştığı en yakın arkadaşının çocukları da bugün orada okuyor.
Bu detay bana göre oldukça anlamlı. Çünkü Kelly geçmişinin tamamını silmeye çalışmıyor.
Aksine, içinden iyi kalan parçaları seçiyor.
Turne hayatını bırakıyor ama çocukluğunda güven hissettiği yere dönüyor. Sürekli hareketi bırakıyor ama yıllar önce kurduğu bağları koruyor.
Belki de büyümek biraz da bu.
Size bırakılan hayatı olduğu gibi tekrar etmek yerine, hangi parçalarını devam ettirmek istediğinize karar vermek.
Kelly’nin ABD’den ayrılma nedenleri arasında silahlı şiddet korkusu da var. Röportajda, oğluna okulda silahlı bir saldırı yaşanması halinde ne yapması gerektiğini anlatmak zorunda kalmak istemediğini söylüyor.
Bu cümle taşınma kararını yalnızca nostaljik bir “eve dönüş” hikâyesi olmaktan çıkarıyor.
Burada daha temel bir ebeveynlik refleksi var: Güvenli olduğunu düşündüğü bir ortam kurma isteği.
Bugün Kelly Osbourne’un hayatı, yıllardır izlediğimiz Kelly Osbourne görüntüsünden oldukça farklı görünüyor. İngiltere’de bir çiftlik kuruyor, okul toplantılarına katılıyor, veli gruplarında aktif olduğunu söylüyor ve kendi ifadesiyle bir gün dönüşeceğini hiç düşünmediği türden bir anne olmuş durumda.
Ama belki de bütün hikâyenin en önemli tarafı tam olarak bu. İnsan anne ya da baba olduğunda kendi çocukluğunu tekrar yaşamıyor. Onu yeniden okuyor.
Nelerin güzel olduğunu, nelerin yalnızca alışkanlık olduğunu, nelerin ise bir sonraki kuşağa taşınmaması gerektiğini ayırmaya başlıyor. Kelly için bu sorgulama, babası Ozzy Osbourne’un kaybından sonra daha da başka bir anlam kazanmış durumda. Sidney’nin Ozzy’nin davranışlarını taşıdığını, bağımsızlığı ve inatçılığında babasını gördüğünü anlatıyor.
Bu yüzden Kelly’nin yaptığı şeyi geçmişinden kaçmak olarak görmek bana doğru gelmiyor.
Ozzy’den kalan şeyleri oğlunda görmek istiyor.
Ama Ozzy’nin dünyasının tamamını ona miras bırakmak istemiyor.
Bence aradaki fark tam da burada.
Bir çocuğa aile mirasını bırakmakla, aile tarihini yeniden yaşatmak aynı şey değil. Kelly Osbourne oğluna kendi çocukluğunu vermek istemiyor olabilir. Ama o çocukluktan sevdiği şeyleri seçip ona bırakmaya hâlâ fazlasıyla niyetli.
Az bütçeli cosplay, çizgi roman koleksiyoncusu ve müziğin çeşitli yönlerindeki gizemleri arayıp sizlerle paylaşıyorum.