Kriegdown – Marked. Until. Dead.: Öfkenin Değil, İçeride Çürüyen Şeyin Albümü

Albüm Kritik / Kapak / Kritik / Metal / Müzik | 0 Yorum

Bazı albümler vardır, serttir. Bazıları da vardır, sert olmanın ötesine geçer. Rahatsız eder. Kirli hissettirir. Sanki kulağına müzik değil de uzun zamandır bastırılmış bir şey sürtünüyormuş gibi olur. Marked. Until. Dead. bende tam olarak bunu yaptı. İlk dinlediğimde “iyi, sert albüm” deyip geçilecek bir şey gibi gelmedi. Daha çok, içinde bir şeyler uzun zamandır çürüyen insanların sesi gibi geldi. O yüzden bu albüme sadece nu metal demek yetmiyor. Evet, damarı oradan geliyor. Ama burada sadece tür yok. Burada yara var. İçeride kalmış sesler var. Geçmemiş şeyler var.

Albümün adı bile zaten rahat bırakmıyor insanı. Marked. Until. Dead. Böyle bakınca havalı bir isim gibi durabilir ama bence mesele o değil. Buradaki “marked” hissi daha çok damgalanmak gibi. Birilerinin sana bir şey yapması ve o şeyin senden çıkmaması gibi. Yani yara kapanmıyor burada. İz kalmıyor sadece. Mühür kalıyor. Bir yerden sonra da o mühür senin karakterine dönüşüyor. Belki de bu yüzden albümde ölüm teması sürekli dönüyor ama bu ölüm her zaman bildiğimiz ölüm gibi çalışmıyor. Daha çok insanın kendi içinde azalması, eksilmesi, çürümesi gibi duruyor. Fiziksel ölümden önce ruhun içerden dökülmesi gibi.

From Deadman” bu albümün en ağır omurgalarından biri. Çünkü burada öfke tek başına yürümüyor. Geçmiş de yürüyor yanında. Aileden kalan sesler yürüyor. İçeride susmayan şeyler yürüyor. “All I hear inside / Are my mother’s screams they never died” dediği an mesele bitiyor zaten. Orada şarkı karanlık görünmeye çalışmıyor. Direkt boğazına yapışıyor. Çünkü bu satır şunu hissettiriyor: bazı şeyler yaşanıp bitmiyor. Evin içinden çıkıyor belki ama insanın içinden çıkmıyor. Yıllar geçiyor, hayat değişiyor ama içeride bir yer aynı seste kalıyor. Kriegdown’ın burada yaptığı şey tam olarak bu. Acıyı anlatmak değil; acının içeride nasıl yaşamaya devam ettiğini göstermek.

Bir de şu var: “I learned how to bite back, learned it from you.” İşte bu satır albümün bütün dengesini değiştiriyor. Çünkü burada sadece savunma yok. Burada miras kalmış bir şiddet var. Sana yapılan şeyin sende kalması var. Hatta daha kötüsü, seni dönüştürmesi var. Kurbanın bir yerden sonra failin dilini öğrenmesi var. O yüzden bu albümdeki öfke bana dümdüz sinir gibi gelmiyor. Daha çok bulaşmış bir şey gibi geliyor. Sana ait olmayan ama artık senden çıkan bir şey gibi. Ve bence albümün en rahatsız edici tarafı da bu zaten.

Albüm boyunca dönen köpek, çamur, kemik, kafes, ceset, çürüme gibi imgeler de tam bu yüzden önemli. Bunlar sadece sert olsun diye dizilmiş kelimeler gibi durmuyor. Bence burada insan artık insan gibi yazılmıyor. Daha çok köşeye sıkışmış bir canlı gibi yazılıyor. Havlayan, ısıran, kendini savunurken kendi şeklini kaybeden bir canlı. Bu yüzden albümdeki acı sadece zihinde değil. Bedende de var. Nefeste var. Kemikte var. Aynada var. Derinin altında geziyor. O kirli his tam da buradan geliyor zaten. Yer yer bana Slipknot’ın Iowa dönemindeki o hasta, o bozulmuş, o içerden kokan ruh hâlini hatırlatmasının nedeni de bu. Ama Kriegdown bunu gidip taklit etmiyor. Daha sokakta, daha dağınık, daha yerli, daha bizim çamurumuzdan kuruyor.

MUD DOGZ” bu albümün en net diş gösteren şarkılarından biri. Çok rafine değil. Zaten olsaydı yalan dururdu. Gücü de pürüzünden geliyor. Sanki şarkı yazmıyorlar da diş sıkıyorlar gibi. “Straight outta mud / Where dogs came to play” kısmı bence albümün ruhunu tek başına taşıyor. Çünkü burada anlatıcı temiz bir yerden çıkmıyor. Korunmuş bir yerden çıkmıyor. Çamurdan çıkıyor. Ve bunu utanarak söylemiyor. Tam tersine, seni de o çamura çekmek ister gibi söylüyor. Bu çok önemli. Çünkü bu albümün derdinin bir kısmı da burada: herkes aynı yerden başlamıyor hayata. Bazıları daha baştan kiri, baskıyı, itilmişliği tanıyor. Sonra dünya dönüp onlardan düzenli, uyumlu ve makul olmalarını bekliyor. Kriegdown da tam orada orta parmağı kaldırıyor zaten.

Black Sheep” ise o itilmişlik hâlini daha karanlık bir yere çekiyor. Çünkü burada mesele sadece dışlanmak değil. Dışlanmışlığın kimliğe dönüşmesi. “Beni dışladılar” demek başka, “ben zaten oyum” demek başka. Bu şarkıda ikinci his daha baskın. O yüzden bence albümün en sessiz ama en sinsi taraflarından biri burada yatıyor. İnsan bazen yarasını taşımıyor sadece; onunla kendini kuruyor. Kendine dair bildiği tek şeye dönüştürüyor. İşte bu, normal bir öfke meselesi değil artık. Bu, karakterin içine işlemiş bir şey.

My Own Cage” ise albümün içeriye kapanan tarafı. Burada kavga dış dünyayla değil sadece. İnsanın kendisiyle. Kendi kafasıyla. Kendi suçluluğuyla. “Built from guilt I cannot change” dediği yerde zaten şarkı kendini ele veriyor. Çünkü kafes burada demir değil. Suçluluktan yapılmış. Bu çok ağır bir şey. Dışardan yediğin darbeyi bir gün unutursun belki. Ama insan bir noktadan sonra kendi içine hapsedildiyse, kendi zihni onun için hücreye döndüyse, oradan çıkmak başka bir mesele. O yüzden My Own Cage bence albümün en güçlü parçalarından biri. Çünkü burada düşman sadece karşı taraf değil. Bizzat içerisi.

Dog From Hell” de bu dağılmış ruh hâlinin artık karaktere dönüşmüş tarafı gibi duruyor. Burada kişi sadece yaralı değil; yarasını bir maskeye çevirmiş gibi. Kendisini “parazit”, “cehennem köpeği”, “çamurdan çıkmış bir bela” gibi kuruyor. Bu da bana şu hissi veriyor: bazı insanlar acısını saklamıyor, onun içine girip onunla konuşmaya başlıyor. Bu şarkı biraz öyle. O yüzden sadece saldırgan değil; bozulmuş, dağılmış ve kendi bedenine bile yabancı bir ruh hâlinin sahneye çıkmış versiyonu gibi.

Bir de işin sistem tarafı var. Küçük gibi duran ama aslında albümün damarını büyüten bir taraf. Özellikle “Do you believe in the god that serves on TV?” gibi satırlar, grubun sadece kişisel acı anlatmadığını gösteriyor. Burada televizyon tanrısı dediğin şey; sahte ahlak olabilir, paketlenmiş gerçeklik olabilir, sana ne düşüneceğini söyleyen düzen olabilir. Yani albüm sadece “beni kırdılar” demiyor. “Beni bu hâle getiren dünyaya da inanmıyorum” diyor. Bu da albümü düz travma günlüğü olmaktan çıkarıyor.

Psikolojik olarak bakınca da sözlerin en güçlü tarafı burada başlıyor zaten. Bu albümde travma sadece anı olarak durmuyor; kimliğe sızıyor. Suçluluk sadece duygu olarak kalmıyor; kafes kuruyor. Dışlanmışlık sadece sosyal bir yara olmuyor; insanın kendini tarif etme biçimine dönüşüyor. Ölüm de sadece ölmek istemek gibi kullanılmıyor; bazen tek kaçış kapısı, bazen son kontrol alanı, bazen de insanın zaten ruhen tükenmiş olduğunun itirafı gibi çalışıyor. En çarpıcı taraflardan biri de şu: burada karakterler sadece başkalarına nefret duymuyor. Kendilerine de duyuyorlar. Kendilerini “asalak”, “çürük”, “zehirli”, “bozulmuş” bir şeye dönüşmüş gibi görüyorlar. Yani mesele yalnızca dışarıyla kavga değil. İçerisi de savaş alanı.“Belki de albümün en rahatsız edici tarafı tam burada yatıyor: Burada insanlar yaşadıkları şeyleri anlatmıyor sadece; bir noktadan sonra yaşadıkları şeylere dönüşüyor.”

Ama dürüst olayım; bu albüm kusursuz değil. Hatta iyi ki değil. Çünkü bazı satırlar gerçekten çok iyi. Çok net görüntü kuruyor. Çok sağlam vuruyor. Bazı satırlar ise daha düz, daha tanıdık, daha klişeye yakın. Yani Kriegdown’ın sorunu samimiyetsizlik değil. Bence orada hiç problem yok. Problem şu: o samimiyet her zaman aynı seviyede dile dönüşemiyor. Bazen müthiş bir imge geliyor, hemen arkasından daha standart bir öfke cümlesi geliyor. Ama işin garip tarafı, albümün biraz da işine yarayan şey bu. Çünkü fazla temiz, fazla kusursuz, fazla cilalı olsaydı zaten böyle bir albüm olmazdı. Yalan gibi dururdu.

O yüzden ben Marked. Until. Dead.’i sadece sert bir yerli albüm gibi dinleyemiyorum. Burada daha kirli bir şey var. Daha kişisel bir şey. Daha içeride kalmış, daha konuşulmamış, daha taşınmış bir şey. Bazen insanın içinde bir ses olur ya, sustu sanarsın ama aslında sadece derine inmiştir. Sonra bir gün başka bir şeyin içinden geri gelir. Bu albüm biraz öyle. Sadece bağırmıyor çünkü. İçeride ne kaldıysa onu kusuyor. Hem de öyle kontrollü, öyle düzgün, öyle estetik bir şekilde değil. Olduğu gibi. Çamurlu. Kırık. Dişli. Ve tam da bu yüzden gerçek. “Bazı yaralar kapanmıyor. Sadece ses değiştiriyor. Bu albüm de biraz o sesin albümü.”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir